Dijital Labirentte Kaybolan Çocukluk
Bugün, yine bir hüzünle düşüncelerimi kaleme alıyorum. “Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki trajediler, ekran bağımlılığının çocuklar üzerinde ne denli yıkıcı bir etki yarattığını ve bu kaybın ne kadar derin olduğunu gözler önüne serdi. Bu durum, aynı zamanda bazı ailelerin sorumsuzca davrandığını, çocuklarının dijital dünyada yalnız başına bırakıldığını da acı bir şekilde ortaya koydu.
İçimde bir burukluk var, tıpkı hepimizin aklında dolaşan aynı soru gibi: Çocukluk, bir zamanlar oyun, merak ve masumiyet demekti. Ama bugün, çocuklarımız dijital ekranların labirentinde kayboluyor.
Masum Görünen Başlangıç
Veriler, çocukların ekranla tanışma yaşının 2-3 yaşına kadar düştüğünü gösteriyor.
Ebeveynler, çocuklarına zaman ayırmak yerine, çocuklarını tablet ve telefonla oyalayarak, kendi yüklerinden kurtulmaya çalışıyor. Bir anlık konfor sağlamak adına ne yazık ki sessiz tehlikeye göz yumuyorlar. Fakat bu sanal dünya, masum gibi görünen oyunların içinde bile şiddet barındırıyor. Silahların konuştuğu oyunlar, aşırı şiddet içeren diziler, çocukların algısını kökünden değiştiriyor. Bu, sadece bir kuşak değil, geleceğimizi de sarsan bir sorun.
Ergenlikte Dijital Dünyanın Etkisi
Ergenlik döneminde, bu kontrolsüz ekran kullanımı, çocuklarda depresyon, sosyal beceri eksikliği, anksiyete, kimlik bunalımları ve hatta intihar riskinde ciddi artışlara yol açıyor. Çocuklar, sanal dünyada yalnızlaşıyor, empati yetilerini kaybediyor ve gerçek hayattan kopuyor.
Bugün yalnızca ebeveynler değil, eğitimciler de kaygılı. Çünkü artık bir öğretmen, bir çocukta gördüğü davranışsal ya da psikolojik bir sorunu dile getirirken bile iki kez düşünmek zorunda kalıyor. ‘Çocuğunuzun desteğe ihtiyacı olabilir’ demek, çoğu zaman bir uyarıdan çok bir suçlama gibi algılanıyor. Oysa bu, çocuğu korumaya yönelik bir farkındalık çağrısıdır. Ancak bazı aileler bu gerçeği kabullenmek yerine savunmaya geçiyor, sorunun üzerine gitmek yerine yok saymayı tercih ediyor. Bu da hem çocuğun ihtiyacı olan desteğe ulaşmasını geciktiriyor hem de eğitimcileri tedirgin bir noktaya sürüklüyor.
Diğer yandan, yaşanan bu olayların ardından; çocuklarına doğruyu, güzeli, yanlışı ve etik değerleri öğretmeye çalışan her anne-babanın zihninde aynı sorular, yüreğinde aynı kaygı var: Çocuğum nasıl büyüyecek? Nasıl bir dünyada yetişecek? Nasıl bir Türkiye’ye uyanacak?
İşte tam da bu noktada, ebeveynlere düşen sorumluluk daha da ağırlaşıyor. Çocuklarının hayatına uzaktan bakan değil, içinde olan bir rehber olmak zorundalar. Ekran sürelerini sınırlandırmak, içerikleri denetlemek ve en önemlisi, çocuklarına yalnız olmadıklarını hissettirmek artık bir tercih değil, bir gereklilik. Çünkü çocuk, en çok yanında duranla büyür; en çok ilgisiz bırakıldığı yerde kaybolur.
Bir Bayram, İki Duygu
Ve bugün, 23 Nisan. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Bu bayram, benim gibi, her vatandaşın gururla kutladığı bir gün. Ne yazık ki, bu sene, içimizde bir burukluk var. Ama tam da bu noktada, 23 Nisan’ı, çocuklarımızı daha güvenli, daha sevgi dolu bir geleceğe taşımak için bir fırsat olarak almalıyız. Çünkü çocuklarımız, yarın bu ülkenin gerçek umutları.
Bugün, yaşanan tüm bu kaygılara rağmen, ben bir sonraki yazımda daha umut dolu, daha güzel olayları kaleme almak dileğiyle, bugünkü burukluğu bir kenara bırakıyorum. Çünkü her hüzünde, bir umut tohumu saklı; her kaygıda, yeni bir başlangıç gücü var. Tüm bu kaygılara rağmen, umudu büyüterek, çocuklarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı yürekten kutluyorum.







